21 May 2012

Dr. House bizim dizilerde olsaydı, nasıl olurdu?



House, M.D. dizisi, ABD televizyonlarında 2004 yılından beri yayınlanıyor (dizi ile ilgili geniş bilgi için: House M.D. (TV Series 2004–2012) - IMDb ). (Dr. House hakkinda vikipedi linki).

Bu sezon, dizinin sekizinci ve son sezonu. Bizim dizi karakterlerine (örnek: Behzat Ç, Yalan Dünya dizisinde “Çağatay’a”) yapılan müdaheleleri düşününce; Dr. House, Türk dizilerinde oynayan bir karakter olsaydı yıllar içinde yapılacak müdahalelerle herhalde mazbut, uysal, sevecen aile babası, sevgi çemberiyle sarılı bir aurası olan doktora dönüşüverirdi.

Halbuki ABD’de 8 sezondan beri adam hala alaycı, kavgacı, insanları pek sevmeyen, süper huysuz, hatta narsist bir insan. Tüm bunların yanında müthiş zeki, çok okuyan, tıbbi bilgisini her zaman çok taze tutan ve bu yüzden de en zor vakaların teşhislerinde başarılı. Hayat kurtaran bir anti-kahraman! 

Bizdeki dizilerde olsaydı bu karakter, adama demediğimizi bırakmamıştık.

“Kötü örnek oluyor!”

“Aaaa böyle doktor olur mu hiç?”

“Çocuklar etkileniyor...” (bu arada çocuk dizisi değil ki, neden çocuklarınızın seyretmesine izin veriyorsunuz?) bildiğim kadarıyla da Behzat Ç, ya da Yalan Dünya da çocuk dizisi değil, öyle değil mi?

“Çok sevimsiz, biraz sevimli yapsanız.”

“Ayağı filan aksıyor, ayağı aksayanlara hakaret böyle bir dizi karakteri kurgulamak.”

“Tamam tıbbi bilgisi filan iyi, hayatına da çeki düzen versin harika olcek inşallah, mis gibi işte.”

“Hayırlısı ile evlendirdik mi, hepimiz rahatlarız da.”

Daha bir sürü bunun gibi zırva şeyler yazabilirim. Her şeyden önce bu bir hayali karakter. Bu kadar da hayatın en içine sokmayın yahu? Biraz da böyle aykırı ama son derece bilgili bir doktorun hayali maceralarını seyretmenin zevkini çıkarın.

Mesela ben adamın huysuzluklarından ziyade o süper kendinden emin teşhislerine ve müthiş tıbbi bilgisine ve bilimselliğine özeniyorum. Kendi alanımda ben de onun gibi süper bilgili bir doktor/bilim adamı olayım diyorum.

"Çocuklar etkileniyooo ama..." iyi de bu büyükler için bile ağır bir dizi kimi zaman.
Diyalogların derinliği ve tıbbi bilginin çoğu zaman fazla oluşu epey dikkat çekici.

Ama 8 yıl boyunca 
“kardeşim muhabbetler çok ağır, anlayamıyoz, biraz hafifletin yeeeev!" 
"Dr. House da asabiliği bıraksın kenara!...makul olsun etkileniyoz ama bak!” diye uyarılarla adamın karakteri ve hayatı değiştirilmedi. 
8 yıldır adam aynı adam!

Böyle dizilerdeki karakterlere müdahale bile başlı başına özgürlüklerin kısıtlanmasıdır bence.

Tutucu bir bakış  ve hayat tarzı zaman içinde toplumu cendere içine alıyor...her alanda. 

Bir takım doğal olan davranışlar bile "aman ne derler?" filtresine takılarak eleniyor.
Sonrasında da tek bir atışlık olan hayatlarımızın kontrolü bizden çıkıyor, başkaları için yaşıyor ve başkaları için düşünüyoruz.  

En korkuncu ise zaman geçtikçe buna alışıyor, öylece yaşayıp gidiyoruz.
Hiç tanımadığımız insanların tutuculuklarını ve bununla birlikte getirdikleri  kendi görüşleri içindeki müdahaleleri hemen kabulleniyoruz (kabullenmeyip de ne edicen yaevriiim?). 
Halbuki aynı dünya da yaşıyoruz ve herkesin hayatı kendine ve bunu da unutuyoruz.


Yazının devamı...

19 May 2012

Nice 19 Mayıslara!


Bugüne dair kısa ve öz bir post!

Yazının devamı...

5 May 2012

Dünya ile aramızda sadece kocaman bir boşluk vardı.




Geçen hafta 4 gün boyunca katıldığım Amerikan Pediatri Birliğinin düzenlediği konferans epey verimli geçti.  Orijinal karakterlerinden biri ise açılış konuşmasını yapan kişiydi. 

Bu konuşmacının özelliği, uzay mekiği Endeavour’un uluslararası uzay istasyonuna son yolculuğunu yaparken görev alan uçuş ekibinden biri olması. 

2011 de yaptı son yolculuğunu uzay mekiği. 
Dr. Gregory E. Chamitof, Amerikalı bir bilim adamı (http://en.wikipedia.org/wiki/Gregory_Chamitoff). Fizikçi kendisi. Küçüklüğünden beri de uzaya gitme hayaliyle yanıp tutuşan biri. 

İyi de pediatri kongresinde ne işi var? diyeceksiniz.

Bilime yönelik  ilham ve heyecan vermesi bakımından uzaydaki tecrübesini anlatması istenmiş. Zaten dünyaya döndükten sonra da genç beyinlere ilham vermesi bakımından bilim, mühendislik ve uzay hakkında konuşmalar yapmaya başlamış. Dünyanın ve ABD'nin dört bir tarafında.

Berrak akıllı işler yapmak ve toplumun cahil kalmamasına özen göstermek bambaşka bir sey elbette.

İlk kez canlı olarak bir astronotun kendi ağzından anlattıklarını dinleme imkanım oldu. Son derece heyecan verici bu uzay denen yer. 

Dr. Chamitof uzay istasyonunda 6 ay kalmış. Uzay istasyonu çok büyük diyor. Kapladığı yer 2 futbol sahası büyüklüğünde (futbol sahası derken, siz amerikan futbol sahasını anlayın). Toplam 6 kişi kalıyor diyor. 

İnsanların yaşayabileceği yer, bir Boeing 777 (http://en.wikipedia.org/wiki/Boeing_777) içi kadar diye anlatmaya devam ediyor. Mekik, uzay istasyonuna yaklaşırken ki heyecanımı anlatmak imkansız. Muhteşem bir görüntü diyor. Yanına gelince farkediyorsunuz, hakikaten büyükmüş demeye başlıyorsunuz diye yine heyecanla anlatıyor.

Bu fotoğrafı konuşması sırasında da gösterdi. "Tam biz yanaşırken" dedi. "Peki nasıl çekildi dışarıdan bu foto?" diye sordu. Cevabı da kendisi verdi. Rusların uzay aracı Soyuz, istasyondan tam ayrılırken, onlar yanaşmış. Fotoğraf da Soyuz'un içindekiler tarafından çekilmiş. "Belki hiç tahmin etmiyorsunuz ama uzay istasyonunun etrafında epey bir trafik var" diyor. Yeni gelmek üzere olanlar, ayrılanlar, yanaşmaya çalışanlar.


En çarpıcı anlardan biri bence uzay yürüyüşüne çıktığı o ilk anı anlatmasıydı.

O kadar eğitim aldık, her şeyi en ince ayrıtısına kadar tasarladık ama o boşluğa çıktığım anın tarifi imkansız. Yine gidebilsem o anı yine yaşayabilsem diyorum içimden diyor. Kapak açılıp da ilk çıkarken hani böyle otobüste giderken tutunuruz ya tavandaki demir boruya, hah işte onun daha kısası kapağın hemen yanında da var. Sıkıca tutundum ve aşağıya baktım, ayaklarım boşlukta sallanıyordu ve masmavi gezegen dünya ile aramızda sadece simsiyah bir boşuk ve 370 kilometre mesafe vardı diyor. Her taraf simsiyah ve tüm o karanlığın ortasında da bir mavi gezegen. İnanılmaz bir manzara diyor Dr. Chamitof.

Onun bu heyecanı bana da yansıdı. Küçüklüğünden beri gitmek istemiş uzaya ve gidebilmiş sonunda da. 

Gerçekleşmesini istediğiniz şeylerin doğrultusunda çok çalışırsanız, sabrederseniz, o isteklerin gerçekleşeceğine inananlardanım. 

Astronot Dr. Chamitof da öyle yapmış çok çalışmış, inanmış ve sabretmiş.

Dr. Chamitof, küçük bir çocukken “uzay yolu” dizisinin (http://en.wikipedia.org/wiki/Star_Trek)  hayranlarından. Dizideki kaptan Kirk karakteri de (http://en.wikipedia.org/wiki/James_T._Kirk) en çok ilgi duyduğu karakter. Tesadüf bu ya, Kaptan Kirk meğerse babasının okuldan arkadaşıymış.

Aradan onca zaman geçiyor. Dr. Chamitof uzaya çıkıyor. Aklına kaptan Kirk’u aramak geliyor. Meşhur kaptan Kirk karakterini canlandıran ve babasının da arkadaşı olan William Shatner’i (http://en.wikipedia.org/wiki/William_Shatner) arıyor.

Merhaba “Kaptan Kirk” diyor kendini tanıtıyor ve soruyor, hiç daha önce uzaydan aranmış mıydınız? Sizi uzay istasyonundan arıyorum diyor ve böylece Kaptan Kirk hayatında ilk defa uzaydan aranmış oluyor.

Uzay istasyonunda 6 ay kalmış, Dr. Chamitof. 
Yüzlerce deney yaptık diyor. 
Uzay istasyonunda ABD’nin, Rusya’nın, Japonya’nın ve Avrupa Uzay Ajansı’nın ayrı ayrı araştırma laboratuvarları var. 
Sürekli deneyler ve araştırmalar yapılıyor.

Bu en son uzay mekiği yolculuğu ile önümüzdeki 10 yıl boyunca yetecek kadar parça, malzeme taşıdık diyor. 

Uzay mekiği  Endeavour’un ve tüm uzay mekiklerinin son yolculuğu oldu. 
Bugünlerde uzay mekiği Washington’da ki uzay ve havacılık müzesine taşınıyor. Belki bir gün gidip yakından görürüm ben de.

Son derece heyecan ve umut ve özendirici bu konuşmayı dinlemek hakikaten çok güzeldi. 
Sizlere de aktarmak istedim. 
Yazının devamı...

1 Nis 2012

Öncesi ve sonrası


Bu durum tıpkı aşağıya koyduğum iki resim arasındaki fark gibi.
Baş ağrılarım olduğunda ne yazık ki eğer zamanında müdahele etmezsem giderek şiddetleniyor. Öylesine şiddetli ağrıyabiliyor ki, hani mümkünse kafamı şuracığa koyayım da...bitince gelip alıp tekrar yerine takayım şeklinde bir his uyandırıyor.

Ağrı sırasında ki durum tıpkı dalgalı bir deniz gibi...sonrasında ise yani ağrı geçince sanki pırıl pırıl, çarşaf gibi bir deniz adeta...Ağrılar yorucu olsa da sonrasında ki kısım hayatın da, ağrısızlığın değerini de bilmek bakımından tarifsiz bir durum...

Öncesi


Sonrası


Meraklısına not: Eğer yaptığım 3D grafikler ilginizi çektiyse aşağıdaki linkten ilgili programı (Terragen) 
ücretsiz indirebilirsiniz.


Yazının devamı...

30 Mar 2012

Tuhaf sorular



Geçen haftalarda ATMler üzerine bir blog yazmıştı Vladimir. Artık çok alıştığımız ama alışmamıza rağmen hep rahatsız edici bir takım durumları anlatmıştı. Şimdi bu noktadan yola çıkarak hep neden böyle diye sorduğum sorular var.
İster istemez karşılaştırmalar yapıyorum.
Mesleki bir alışkanlıktan dolayı fazlasıyla da detaya takılıyorum.


Hakikaten neden birbirimize minimum bile olsa saygı göstermeyi denemiyoruz? Ya da saygı gösterenlere ezikmiş gibi davranmaya çalışıyoruz?
Yüksek mevkiye gelmiş ve alçak gönüllü olan insanlarımızın sayısı neden az?
Neden biraz güç kazanınca “sen benim kim olduğumu biliyor musun?” sorularını kabararak ve kabalaşarak soruyoruz?

Bir takım çok basit gözlemleri aktarayım, hepimizin çok iyi bildiği ve hep yaşadığı.

Mesela neden Vladimirin de yazısında anlattığı gibi ATMlerde ya da başka şeylerin sırasında sürekli bir takım insanlar hep öne geçmeyi, onca insanı göz ardı edebilmeyi rahatça “göze alıyor”? Neden hep bir üstünlük kurma çırpıntısında bazılarımız? Sürekli neden hep sıfatlarımızı en ön plana çıkarıyoruz, acımasızca?

Hani hep diyoruz ya trafikte çok canlar kaybediyoruz, her bayramda şu kadar ölü yaralı, filan...diye istatistikler döktürüyoruz. Halbuki bence bu kadar cehaleti ve saçma sapan bir özgüveni düşününce sayılar az bile. Yine de iyi kurtarıyoruz bir şekilde.Keşke bu kadar savruk yaşamasak, hayata ve birbirimize saygı gösterebilsek.

Depremler yaşıyoruz. Dünyanın en aktif faylarından birinin üzerinde onlarca şehrimiz, yüz binlerce binamız var ve hiç bir şekilde umursamıyoruz. Artık içinde hiç bir şekilde yaşanmayacak duruma gelmiş evlerde bile yaşamaktan çekinmiyoruz. Ya da daha da korkuncu madem biz orada kalmak istemiyoruz onun yerine kiraya veriyoruz. Başkaları yaşamasın diye sanki! Korkutucu.

Her ziyaretim de daha da fazla bir şekilde dikkatimi çeken şey, birbirimize daha az güleryüzlü davranıyor olmamız. Gerçekçi olmak gerekirse epey asık suratlıyız ilişkilerimizde. Sevecen ve güleryüzlü davrananlara uzaydan gelmiş gibi ya da tuhaf insanlarmış gibi bakıyoruz.

Her şeyi biliyoruz.
Bilmiyorum demek sanki en büyük ayıpmış gibi hep biliyor gibi yapıyoruz.
Soru sorulmasını sevmiyoruz.
Aptal soru yoktur ama aptal cevaplar vardır ve biz ise soruların aptal olabileceğini düşünüyoruz. Hatta aptalca cevaplar veriyoruz.

Otoriteye karşı sürekli korku içinde yaşıyoruz. Bu çok öncesinden okul sıralarından başlıyor ve sırf bu yüzden içimizden hiç kritik yapan, özgürce eleştirebilen bir ruh çıkamıyor. Bastırıyoruz. İlkokul zamanlarımı hatırlıyorum da hocalarımız nasıl da bir "yanlış" yaptığımızda hemen kaba kuvvete baş vurarak bizi hizaya getirmeye çalışırlardı. Aslında bu durum sonrasında da hep devam ediyor. Hayatımızın her aşamasında hep bir farklı türden kaba kuvvet ile hizaya getirilme durumundayız. Birbirimize karşı da otoriter davranıyoruz ve empati yapmak filan pek bir yabancı kalıyor çoğu zaman.

Sonra bu fazlaca otoriter olma durumunu düşününce aklıma, şu söz geliyor “aç insanlar otoriter olur”.

Yazının devamı...

5 Mar 2012

Tezatlıklar



Güncel olayları yazmak suya yazı yazmak gibi. Hele bizim haberlerimizin hızı o kadar baş döndürücü ki her gün hatta her saat çarpıcı bir şeyler oluyor. Bazen haberlere bakma rejimine giriyor ve pek okumuyorum. Ama bu seferde takip etmediğim için o kadar çok olay olmuş oluyor ki yine başım dönüyor. Dolayısı ile her ne kadar haberleri okumayı azaltmaya çalışsam da pek mümkün olmuyor.

Okumamaya engel olamıyorum ama günceli yazmayı kesinlikle sevmiyor ve istemiyorum. 

Hayattan ve Masallardan Biraz’daki yazıların özelliği üzerinden zaman geçse de okunduğunda bir anlamı olması. Güncelin üzerine yorumlar yazmak pek bir geçici geliyor bana.

Bazen istisnalar oluyor tabi. Mesela geçen haftalarda bir haber çıktı. Bekledim, bekledim ama baktım benim aklımdan hala çıkmamış bu haber. Onun üzerine yazmaya karar verdim.

Geçenlerde eğitimci olduğunu iddia eden bir okul müdürü yeni doğanlara genetik testler yapılmasını ve artık nasıl anlayacaksa tıp çok ilerlemiş öyle diyor. Sonucuna gore o bebeleri  daha yürümeye başlamadan ortadan  kaldırılmasını söylüyor. Bu adamın bunu söylediği andaki videosunu izledim gazetedeki linkten. Hakikaten adam bunları söylüyor. Gazeteciler yanlış filan anlamamış, yanlış aktarmamışlar.

Bu adam bunları söylüyor ama daha da korkuncu salondaki insanlar da gevrek gevrek gülüyor. Mide bulandırıcı görüntüler. Aileler bu adamın yönettiği okula çocuklarını teslim ediyor. Düşünmesi bile korkunç.

Tezatlıklar da burada başlıyor işte eğitimci olduğunu hem de 30 yıllık eğitimci olduğunu iddia eden bu adamın bu çarpık zihniyeti kelimelere dökmesi. Bunca yıl da eğitimci olması!O bunları söylerken etrafındaki insanların bu sözlere isyan edeceğine gevrek gevrek gülmeleri. Hepsi sanki tezatlıklar komedyası.

O adam bunları söylerken, dünyanın bir ucunda gecemizi gündüzümüze katıp, zamanından çok erken doğmuş bebelere yardım etmeye çalışıyoruz, hayata tutunmalarına yardımcı olmaya çalışıyoruz. Hakikaten de genetik testler yapıyoruz ama bizim yapmaktaki amacımız çok farklı. Gen düzeyinde nasıl bir değişim oldu da bu bebeler zamanlarından çok önce dünyaya geldiler. Acaba bu genetik değişimleri bulur da yardım edebilir miyiz diye çırpınıyoruz adeta! Erken doğum adı verilen bu kompleks hastalığa bir çözüm bulabilir miyiz diye uğraşıyoruz. Bulacaklarımız sadece burada değil dünyada ki tüm erken doğum risklerini önleyecek belki de. Yolumuz çok uzun gece gündüz çalışmamız da bundan, kesin çözümleri bulmaya belki bizim ömrümüz yetmese de, en azından bir katkımızın olması umuduyla çalışıyoruz.

Yazının başında söz ettiğim adam gibilerini ve onlar bu hastalıklı fikirlerini büyük bir cüretle anlatırken, gülüp oynayanları da ayrıca kınıyorum!
Yazının devamı...

7 Şub 2012

Eskiden telefon diye bir şey vardı.


Telefonumuzun kablosu vardı eskiden.
Her yere taşınmaz, köşesinde dururdu öylece.
Kullanmak gerekirse yanına gider kullanırdınız. Sadece size özel çalmazdı. Herkes için çalardı, cevap verince anlardınız kim için olduğunu. 

Ne konuşacaksanız hemen yanına sokulur kıyıcığında konuşurdunuz.
Ne öyle her yerde her an konuşmalar filan.

Sonra tırrrrtttt tırrrrtttt tırrrt çevirirdik ne güzel. 

Ne öyle şimdiki gibi tuhaf tuhaf düğmelere basmalar, 
yok efendim tuhaf dijital sesler duymalar her basışta. 

Ne bileyim, telefon o zamanlar telefondu işte. Şimdi değil.

Şimdi? 
Telefon her şey olmuş neredeyse. Bir mutfağa girip robotluk yapmadığı kaldı...belki de kalmadı.

Artık günümüzde ister fotoğraf çekersiniz, ister oyun filan oynarsınız.
15 saniyede bir facebooka girer, 4 dakikada bir e-mail kontrol edersiniz.
İnternete girip gezersiniz.
Dedim ya telefon demeye bin şahit.

Eskiden telefonlar telefondu...Şimdi ney? Ne olacak her şey olmuş.

Böyle böyle düşünüyordum sabah sabah. 
Hem absürdlük olsun, hem komiklik hem de gizliden gizliye isyan etme amaçlı.

Sonra günün ilerleyen saatlerinde telefonum her zamankinden çok farklı bir tonda çaldı.
Amanın ne ki bu diye heyecan yaparken, telefonumun ekranına bakınca, 15 dakika sonra bir toplantımın olduğunu gördüm. Ben medikal kampüsteyim, toplantı ise ana kampüste. Tamamıyla unuttuğum bir toplantıydı bu. Yani eğer bu uyarı gelmese %100 kaçırmıştım toplantıyı. Bu arada şunu da belirtmekte yarar var. 

Yeni yeni hastanenin bilgisayarı ile telefonumun takvimini senkronize ettiğimden...bu mesajları görüyorum. 
Demek istediğim yeni alışıyorum.

Öncesinde uğraşmamıştım bilgisayar ile telefonu uyumlu yapmaya. Bilgisayarımdan bakıyordum programıma...ama uyumlu yapmak daha yararlı tabii ki. Günlük programım her an yanımda böylece.

Neyse...bu ara bilgiden sonra,  kaldığım yerden devam edeyim.

Medikal kampüs ile ana kampüs arasında sürekli ring sefer yapan servislerimiz var. Servislerde GPS olduğu için web sayfasından ya da telefonunuza yüklediğiniz bir uygulama sayesinde adım adım nerede olduklarını, sizin bulunduğunuz bölgeye kaç dakika sonra geleceğini hem okuyabiliyor hem de bizzat harita üzerinde takip edebiliyorsunuz. Dolayısı ile başlamasına 15 dakika kalan toplantıma yetişmek için servisin nerede olduğuna baktım, hemen gelmekte olanı görünce de hızlıca fırlayıp yetiştim.

Sabah komiklik olsun diye eleştirdiğim her şey teker teker anlamlı bir şekilde karşıma çıktı.

Ne diyeyim teknolojiyi seviyorum, akıllı telefonları da. 
Yazının devamı...
 

Blog Listem

Hayattan ve Masallardan Biraz Copyright © 2009 WoodMag is Designed by Ipietoon for Free Blogger Template